Skip to content
Haziran 30, 2014 / axolotl

Hansel & Gretel’i Nasıl Bilirsiniz?

Hayır, hayır koyacak başlık bulamadığımdan o sıradanlığa düşmedim. Gerçekten nasıl bilirsiniz diye soruyorum çünkü yanlış, daha doğrusu eksik biliyormuşuz. Almak için uzun zamanlar beklediğim, aldıktan sonra da heyecandan düzgünce baştan sona değil de şımarık çocuk gibi parça parça okuduğum Bruno Bettelheim’ın The Uses of Enchantment’ına geçenlerde tekrardan göz gezdirirken ya okumadığım, ya da okuyup da unuttuğum Hansel & Gretel bölümüne tekrardan denk geldim. & ne farkettim biliyor musunuz, eğer ki orijinal bir Grimm Masalları kitabınız yoktuysa sizi de benim gibi kandırmışlar şimdiye kadar.

İsterseniz notlarımızı karşılaştıralım. Hansel & Gretel iki kardeş, anne babaları artık onları besleyecek durumda değil bu sebeple her sevgi dolu ebeveyn gibi onları ormanın ortasına bırakmaya karar veriyorlar. Hansel bunu duyuyor, camdan çıkıp taş topluyor & ertesi sabah babaları vahşi sonlarını hazırlarken görülmemiş bir yüzsüzlükle dönüş yollarını taşlarla hazır ediyor. Benzer olaylar ertesi gün tekrarlanıyor fakat bu sefer Hansel taş toplayamadığı için ekmek kırıntılarından bir iz bırakıyor & sonrasında salaklığının bedelini ağır ödüyor. İki kardeş ormanda açlıktan ölmek üzereyken cadının tekinin şeker, pasta, güllaç & revaniden yapılma evinde denk gelip şuursuzca evi yıkıma uğratıyorlar. Cadı onları sempatik bir tavırla içeri alıyor ama ertesi gün asıl niyeti ortaya çıkıyor: Hansel’i afiyetle yemek. Gretel bir gün bir yolunu bulup Cadı hanımı ateşe atıyor & iki kardeş güle oynaya eve dönüyorlar.

Galiba hepimizin bildiği aşağı yukarı bu, resmen herkesin bildiği masalı baştan sona anlattım. Ama işte ufak bir ayrıntı var atlanan. Dönüş yolunda kardeşler bir nehirle karşılaşıyorlar & eve dönmeleri için bu nehiri geçmeleri gerek. Hansel umutsuzluğa kapılırken Gretel çözümü nehirde yüzen bir ördekte buluyor. Hansel birlikte ördeğe binip karşıya geçmelerini öneriyor fakat Gretel bunu birlikte yapamayacaklarını söylüyor & kardeşler sırayla ördek sırtında (ördeği saygıyla selamlıyorum) karşıya geçiyorlar.

Bettelheim’ın yazısında ufak & önemsiz görünen bu ayrıntı aslında masalın bütün anafikrini & önemini değiştiriyor. Evet, bahsedeceğim şey sadece buydu & sizi deminden beri bunun için oyalıyorum. Kızdığınızı hissedebiliyorum.

Her neyse, masalın tamamına bakarsanız erkeklerden mutlak bir pasiflik (Hansel & babası) kadınlardansa kötülük görüyorsunuz. Çocukları ormanın ortasında yollama fikri anneden çıkıyor, baba sadece kendine söyleneni yapıyor çünkü biliyorsunuz dünya bu şekilde işler, zavallı erkekler. Devamında ise kendilerini doyurma işini artık yapamayacak olan annenin yerini ballı börekli eviyle cadı üstleniyor, ta ki asıl niyetinin kendi iştahını tatmin etmek olduğunu gösterene kadar. Her daim atlanan ördek sahnesini düşünmezsek masal son derece açık bir şekilde kadınlardan uzak durun uyarısını veriyor. Halbuki malum sahnede şeytani kadınlara rağmen Hansel’i kurtaran da yine bir kadın oluyor, üstelik ördekle karşıya geçme sırasında önceliği ona veriyor.

Bu noktada Bettelheim iddia ediyor ki masalın bu bölümü kadın & erkeğin yaşamını ayıran muhafazakarlığı kınıyor, omuz omuza oldukları vakit zorlukların üstesinden daha kolay gelineceği fikrini çocuklara aşılıyor. Çok iyi, çok güzel. Ama yine de Gretel’in ördeğe birlikte binemeyeceklerini söylediğini unutmayalım. Çünkü yine Bettelheim’ın dediğine göre cadının evinde geçirdikleri uzun zaman ertesinde artık büyüdüler, çocuk değiller. Burada Bettelheim çok açık değil, sizin nasıl algıladığınıza bağlı biraz da. Evet artık çocuk değiller, yetişkin oldukları için birey olarak kendilerinden sorumlular da diyebilirsiniz. Ya da artık çocuk değil birer kadın & erkek olarak iki kardeşin yan yana olması uygun değil olarak da yorumlayabilirsiniz. Edebiyatın güzel kısmı da bunu size bırakması. Daha doğrusu her şeyi sandığımızdan da zekice yorumlayan çocuklara bırakması.

Peki madem kadınla erkek omuz omuza olsun istiyor masalın başındaki bu kötü kadınlar da neyin nesi diyecek olursak biraz daha sembolik düşünmek gerekiyor. Hayat arkadaşınız olacak kadını (mümkünse kardeşiniz olmasın) seçerken makul davranın mesajı bence de oldukça ağır basıyor. Kurtuluşunuz size annelik yapacak, bakımınızı üstlenecek ya da en çılgınca hayallerinizi (bir çocuk için bitmek bilmeyen şeker elbette) size sunup açgözlülüğünüzü tatmin edecek kadınlardansa denginiz, eşitiniz, zorlukları sizinle çeken kadınları seçin, onlara güvenin diyor. Fikrimce son derece mantıklı bir mesaj, hem kadınlara da uyarlanabilir.

Kitabın yazarı Bruno Bettelheim bu kitabıyla da ödül almış ünlü bir çocuk psikanalisti. Kitabın Türkçesi yok bildiğim kadarıyla ama orijinali Pandora’da vardı. Aklınıza gelen & gelmeyen her peri masalının son derece zekice yazılmış birer analizini içinde bulabilirsiniz.

Eylül 11, 2012 / axolotl

Evde oturup Austen okumak

Geçen gün televizyonda True Blood’ın bir bölümünü görünce aklıma Southern Vampire Mysteries serisi geldi, şöyle bir okuyup eski günleri yad etmek istedim. Eski günlerden kastım daha kimsenin Sookie’nin mallıklarından haberdar olmadığı, dizi yüzünden sevimli kitap kapaklarının yanından kan akan ve DiorKiss’in koyu bir tonuyla örtülmüş vamp dudaklarla değiştirilmediği zamanlar. Bir medya ürününü başkalarından önce keşfetmenin keyfi büyüktür, evet ama devamı çok acı verici olur. Tanıdıklarınız arasında, internetteki sözde eleştiri bloglarında göreceğiniz üzere binbir zorlukla bulduğunuz ürün artık popülerliği yüzünden gramerden ve anlatım bozukluğundan bihaber insanların eline düşmüştür. Herhangi bir organınızı yırtsanız da insanların gözündeki o “sen de mi o popüler romanı okuyorsun?” bakışından kaçamazsınız. Blog yazmanın amacı da belki bu, popülerlik kazanmasından önce o ürünü keşfettiğinize dair bir kanıt oluşuyor çünkü. Bu popülerlik meselesini ergenlere özgü bulabilirsiniz ki belki de gerçekten öyledir. İnsanın kendi veya başkasının duruşuyla ilgili kafa yorması ergenlere özgü bir hareket ama biz de haksızlığa uğramak istemiyoruz. Eğer, pulp fiction kategorisinde olsa bile, vaktimi ayırıp yirmiyi aşkın kitap okuyorsam ve arasından bir tanesini seçip ondaki farkı görebiliyor ve bir seri olarak devamının gelebileceğini hissedebiliyorsam bu konu hakkında tamamen fikirsiz olmadığımı gösterir. Yani benim o kitabı sevmemle, kitap ünlü oyuncularla dolu bir diziye uyarlandıktan, best-seller raflarında göründükten ve her 5 kişiden ikisinin bildiği bir şey haline geldikten sonra  okuyan insanın sevmesi arasında bir fark olmalı değil mi? En azından bize aynı birikime sahip insanlarmış gibi bakılmamalı. Gelgelelim öyle bir ülkede yaşıyoruz ki aradaki o farkı görebilecek, görse ya da zorla gözüne sokulsa bile umursayacak insan zaten yok. O halde endişelenmemiz de yersiz.

Söyleyeceğim çok alakasız bir şeydi, konuyu dağıtmayı iyice alışkanlık hale getirdim. Sookie Stackhouse’tan bahsedecektim. Daha doğrusu ondan ve onun gibilerden, popüler edebiyattaki kadın karakterlerin inanılmaz sıkıcı benzerliğinden. Daha ilk sayfalarda hem sarışın hem de entelektüel Sookie’mizden ne duyuyoruz biliyor musunuz? Cümleyi tam olarak hatırlamıyorum ama ana fikir şu: Ben kitapkurdu bir insanım. Bu kadarla da kalmayıp kendisini dizide güzeller güzeli Lynn Collins’in canlandırdığı Dawn ile kıyaslarken “O parti ve alkol sever, ben ise kitapları” diyebilecek kadar stereotip olmuş Sookie. İlk okuduğumda hiç farketmemişim ki bu normal, o zamanlar bu kadar da çok karşılaşmıyordum bu sıkıcı klişeyle. Modern zaman romantik kitaplarında bir kadehten fazla içen bir kadın bulamazsınız mesela. Asla ve asla şarap ve afilli kokteyller dışındaki içkilere rağbet etmezler, fazla içecek oldular mı da sarhoşlukları son derece sevimli olur, genelde asıl erkeğe ilan-ı aşk ederler ya da sırlarını dökerler. Sonra danstır, eğlencedir bunların adı geçmez. Şöminenin karşısında kıvrılıp okunan bir kitap çılgıncasına kurtların dökülmesinden çok daha tercih edilebilirdir çünkü.

Klişelerle devam edeyim, bu kendimize benzetmemiz gereken heroineler çok sağlam İngiliz edebiyatı takipçisidirler: Jane Austen, Charlotte Bronte, Emily Bronte… Sanırım bu kadardı değil mi? Erkeklerden de Dickens ve Shakespeare tabii. Başka olduğunu sanmıyorum. İngiliz edebiyatı sadece bunlardan oluşuyor. Bu yüzdendir zavallı kızlar Pride and Prejudice’i onlarca defa okumak zorunda kalıyorlar. Her konuda en birinci olduğunu iddia eden Amerikalıların iş edebiyata gelince dünyada lider (bence) olmalarına rağmen bunun hiç farkında olmamaları şaşırtıcı geliyor bana. Yok aslında şaşırtıcı değil, söylediklerim çok ilginç şeyler de değil. Formül basit: bahsettiğim karakterlerin bulunduğu kitapların türü belli, okuyanları ayrıca belli. Profili çizeyim, bildiğin sıradan insan. Sıradan insan dediğin Austen hayranıdır zaten, sen ona yine sadece Austen okuyan bir karakteri bir edebiyat manyağı olarak resmedersen “Ay aynı ben!” diye bir sevinç dalgası oluşturursun içinde. Ya da evden çıkmadan kitap okumanın bir şekilde dans ve eğlenceye daha iyi bir alternatif olduğunu söylersen sosyal hayatının zayıflığına sağlam bir bahane sunmuş olursun.

İşte bozulduğum bu, ucuz edebiyatçı olsan bile okuyucuya bu kadar da oynamayacaksın. Sonra okuduğumuz bir kitabın öbüründen farkı kalmıyor. İşte o vakit gerçek edebiyata döndüğümüz an oluyor. Halbuki ideali bir tane iyi kitap, arkasından iki pulp şeklinde bir sıralama. Keşke daha çok seçeneğimiz olsa bunun için.

Temmuz 27, 2012 / axolotl

Karganın Güldüğü – Nihan Taştekin

Bir şey söyleyeceğim, sonra da gideceğim.

Nihan Taştekin’i çok beğendim. Dvorak CD’si almak için girdiğim D&R’dan hüsranla ve eli boş olarak çıkmamak için indirimli Can Yayınları kitaplarından birini alayım dedim. Börtü böcek dışındaki uçan yaratıkları çok sevdiğimden arkasını filan okumadan Karganın Güldüğü kitabını aldım. Böyle kapağına, ismine bakarak kitap almak tam bir kumar çünkü içerikle hiçbir alakalarının olmamasının yanısıra güzel ve dikkat çekici kapakların ve isimlerin kötü yazılmış kitaplarla geldiği de sık rastlanan bir şey. Şansıma misler gibi bir öykü kitabı çıktı. Hafif polisiye tadı katılmış, karaktere dayanan kısa öykülerle dolu akılda yer etmeyecek ama çok güzel vakit geçirmenizi sağlayacak bir kitap bu.

Edebi olarak başlarda çok güzel bir şekilde uğraşılmış gözüküyor. Hatta aralarda bana çok sevdiğim Cortazar’ı bile hatırlattı akarkterin derinliklerine inerken kendini kaybedip uzattıkça uzatmasıyla. Bu tarz uzun paragraflar insanı hiç farkında olmadan içine çekiyor, çok da güzel oluyor. Karakterleri de çok sevilecek türden, özellikle de kadın olanlar. Atıfet Hanım’a ayrıca bayıldım, üstüne çok da vazife olmayan olayları araştıran bir teyze hakkında öykü ve insana biraz da hafif geleneksel, okuyup üfleyen bir Miss Marple’ı anımsatıyor. İkinci Mercidabık Savaşı çok güzel nokta atışlarıyla dolu. Tabii benim böyle söylememle olmaz, alıp okuyacaksınız. Bir buçuk saatinizi alır en fazla. Bana  sonlara doğru o başlardaki edebi özenini kaybediyormuş gibi geldi ama tam olarak emin olamadım. Eğer okumuş olan varsa düşüncesini öğrenmeyi çok isterim. Tabii blogu okuyan kimse olmadığı için çok zor bu. Yakında benim neyim eksik diye yeni aldığım kitapların boy boy fotoğraflarını koymaya, roman hakkındaki fikirlerim yerine yayınevini, sayfa sayısını yazmaya, bol kahve fincanlı ve battaniyeli resimlere yer vermeye, sonra ne bileyim okuduğum kitaplar yerine okumayı ne kadar çok sevdiğimden bahsetmeye başlayabilirim. Gördüğüm kadarıyla kitap blogları bu şekilde ünlü oluyor. Mutsuzum çok.

Ne diyordum unuttum yine. Kitap hakkında sevmediğim olay politik kısımlardı. Yanlış anlaşılmasın, dediği şeylere ben de katılıyorum. Doktorun hikayesi gerçekten dokunaklıydı mesela. Ama düşüncelerin yazara ait olduğu aşırı belliydi, karaktere aitmiş gibi gözükmedi. İyi bir yazar kendini bu kadar hissettirmemeli bence. Böyle olunca da o kısımlar biraz zorlama durmuş. Hele ki sondan bir önceki öyküde (ki ben pek beğenmedim) Karga’nın ırkçılık hakkındaki nutku resmen ilkokul öğrencilerine hitap edecek düzeydeydi.

Böyle ufak tefek gıcıklıklar ve sizi yazarın diğer kitaplarına yöneltmeyecek heyecansızlığı dışında çok güzel bir öykü kitabı. Öykü dediğime bakmayın, bir şekilde bağlı hepsi. O yüzden düzgün bir şekilde okuyun lütfen. İyi öykü yazarı bu ülkede az bulunuyor.

Temmuz 22, 2012 / axolotl

Fifty Shades of Grey

Asıl isteğim Fall of Hyperion’dan bahsetmek ya da Juan Diego Florez’n sesini sayfalar boyunca övmek idi ama popüler konulardan ekmek yemeye bayılıyorum. Ayrıca artık 23 yaşımda olduğuma göre gençleri bazı konularda (kötü edebiyat ve kötü ilişkiler) uyarmak bir noktada görevim sayılır. Ve tabii yetişkin kadınları seçeneklerinin aslında sandıklarından fazla olduğu konusunda bilgilendirmek de lazım. İsterseniz sayfalarca bahane uydurabilirim adam gibi bir şeylerden bahsetmediğim için ama onun yerine uzatmadan iyi niyetinize sığınarak kötü şöhretli (infamous kelimesini Türkçe’ye inatla sokmaya çalıştığım çok belli, evet) Fifty Shades of Grey hakkında konuşacağım.

Fifty Shades of Grey mahalledeki Remzi kitabevine her uğradığımda, Amazon’a her baktığımda çok satanlar listesindeydi. İnsan azıcık da olsa okursa çok satanlar listesindeki ve Goodreads’te sürekli incelemeleri yazılan kitaplara pek de yaklaşmaması gerektiğini biliyor. Açıkçası ben konusuna bakmaya bile niyetlenmemiştim. Gri kelimesini görünce son derece basit yazılmış ve duygu sömürüsü içeren siyah/beyaz ayrımı, ırkçılık hakkında bir roman diye kestirip atmıştım. Eğer hala aranızda bilmeyenler varsa işte söylüyorum: Fifty Shades of Grey, Twilight’ın sekslisi. Farkettiyseniz erotik versiyonu filan demiyorum çünkü nasıl iki uzay gemisi ile bir roman bilim kurgu olmuyorsa böyle üç beş seks sahnesi serpiştirmek de erotika yaratmıyor.

Belki aranızda Twilight’ı okumamış şanslılarınız vardır diye konusunu anlatıyorum. Bir kadın/kız var, bekareti konusunda yorum yapmıyorum burada. 21 yaşında, 2012 yılında bilgisayarı olmayan, daha önce hiç sarhoş olmamış, 15 yaşındaki kızların onda biri kadar yaşam tecrübesine sahip olan birinden bahsediyoruz da ondan bu kararsızlık. Adı da (burada gülmek için bir mola ve size bir Mary Sue alert veriyorum) Anastasia Steele. İngiliz edebiyatını seven sessiz ve sakar bir tip, yani daha doğrusu bize öyle söyleniyor. Zira Ana (kısaca öyle diyoruz) kitabın başında iki defa düşüyor, sonra o sakarlığı yazar tamamen unutmuş. Sonra bu kızcağız son derece uydurma bir senaryo sonucu röportaj için hayvani zengin, çılgınlar gibi yakışıklı, soğuk, mesafeli ve GRİ gözlü Christian Grey (gülmeyin, tamam) ile buluşup tanışıyor. Tabii birbirlerini gördükleri andan itibaren kıvılcımlar, havai fişekler uçuşuyor. Ana güzel değilim diyor ama Christian onu delicesine arzuluyor. Ama ciddi bir sorun var, Christian vampir değil tabii ama başka bir şey, BDSM hayat tarzı yaşayan bir dominant. Yani, öyle olduğunu söylüyor. İşte ilişkideki sorun da bu oluyor, çünkü Ana Grey’i çok sevse de (evet, birkaç sayfa sonra aşık oluyor. ne sandınız?) bu hayat tarzını istemiyor; “Ben bu herifi adam ederim” diye düşünüyor.

Kitabı okumaya, almaya niyetli olanlara önceden uyarımı yapayım: heyecanlanmayın. İlk defa erotik kategoride bir roman bu kadar çok satıp liste başlarına giriyor ve bu yüzden dikkat çekici olması anlaşılabilir. Seks dediğiniz her kitapta var zaten, D.H Lawrence’ın Lady Chatterley’s Lover’ını filan okuyun. Milyon kat daha güzel olmasının yanı sıra aradan bir klasik çıkarmış olursunuz. Hele bu BDSM kısmına gelirsek yazarın bu konuda zerrece fikrinin olmadığı ortada. En başta bunu tedavi edilmesi gereken bir hastalık gibi göstermesi insanı tiksindiriyor. Yazar (adını bile hatırlamıyorum) aralara bol bol witty olduğunu düşündüğü diyaloglar koymuş. Dünyanın en gerizekalı iki insanı arasındaki konuşmalar olmaya aday olabilirler.

E, peki kitap bu kadar kötüyse beni neden bu kadar geriyor diye merak edebilirsiniz. Sonuçta best seller olmuş ilk iğrenç roman değil. Ama sorun sadece kitabın berbat yazılmış olması değil, temsil ettiği değerler var. Twilight’tan çok daha beter bir şekilde üstelik. Pulp fiction kategorisine girebilecek, aşklı meşkli bir romandan ne beklersiniz? Tabii ki erkek karakterin yakışıklılığı üzerine cümleler. Halbuki Grey hakkında hiçbir şey öğrenemiyoruz. Varsa yoksa ne kadar yakışıklı olduğu, Yunan tanrısına ne kadar benzediği (ki bu da ayrıca rahatsız bir olay. Bunun sakallı Zeus’u, topal Hefaistos’u var. Tek tip gelmiyorlar ki.) ama saçı ne renktir, burnu ne şekildir bunlara dair tek bir kelime yok. Peki adamın seksiliği nerden geliyor? Hayır bilemediniz, ayrıca çok ayıp. Parasından geliyor. Ana sık sık Grey’in parasını önemsemediğini söylüyor ama romanda zenginliğini öyle iğrenç bir şekilde övüyor ki mideniz bulanabilir. Saatte yüz bin dolar kazanan, şehrin içinde helikopterle gezinen bir adamdan bahsediyoruz. Bu kadarla da kalmıyor; kıskançlığın, manyaklığın, karşındakine gerizekalı muamelesi yapmanın hep sevgi gösterisi olarak anıldığı bir roman Fifty Shades. Tvaylayt Edvırtını bir kenara bırakın, sevgilisinin etek boyuna karışan, başkasına gülümsediği için kıl olan, ikide bir kızı yemek yemeye zorlayan Grey mallıkta yeni birincimiz.

Ana da geride kalmıyor bu mallık yarışında. Feminizm konusunda en az bir iki yüz yıl geride kalmış. İnatla yemek yemiyor, hatta yemek yememeyi seksi bir şeymiş gibi göstermiş romanda. Çılgıncasına şizofren zira sürekli bahsettiği “inner goddess”i ve bilinçaltı var. Sanırım bu “şeyler” karakterin mantıklı kısmıyla romantik/seksi kişiliğini temsil etmek için yaratılmış. Galiba yazar bilinçaltı dediğimiz şeyin öyle aynaya bakılarak anlaşılmayacağını bilmiyor, o alt kısmı boşuna koyulmadı oraya. Bilinçaltımızın ne dediğini bilseydik psikiyatristlere o kadar para ödemezdi kimse. Inner goddess diye anılan şey ise şarkılar söyleyen, amigo kızlık yapan bir şey. Anlatamadığımı biliyorum ama cidden anlatılacak bir şey değil. Çok garip.

Romanın neden bu kadar kötü olduğunu anlatıyordum araya laf karıştı. Bu roman inanılmaz derecede seksist. Hem kadınlar hem de erkekler için. İdealize erkeğin zengin, öyle böyle değil de inanılmaz zengin, sapıklık derecesinde korumacı, her şeyi kadın yerine yapan biri olduğunu vurguluyor. Kadın da ise idealin olabildiğine bakire ve her konuda tecrübesiz, erkeğinin sözüne uyan, onu saman altından idare ederek düzeltmeye çalışan, vasatlığın altında kalan ve her şeyi erkekten öğrenen biri olduğunu görüyoruz. Grey enfes piyano çalıyor, barok müzik konusunda çok bilgili, şaraptan anlıyor. Ana ise ona hayran oluyor. Yabancı kaynaklarda denmiş ki eğer kadınların yatak odalarını renklendirecekse okunmasında bir sakınca yok. Hayır, kesinlikle var. İngiltere’de sokaklarda kaç tane kendi Grey’ini arayan kadın olduğunu biliyor musunuz? Açın Twitter’ı arayın. Sonuçlar şaşırtıcı.

Öte yandan özellikle son on yıldır Türk kadınından bu kadar şikayetçi olan erkeklerin kesinlikle okumasını tavsiye ediyorum. Zengin koca düşkünlüğünün, yasaklamalardan zevk almanın ve bu tarz mallıkların dünyanın her yerine özgü olduğunu anlamak için kaçırılmayacak bir fırsat. Çevreniz kendinizi yansıtır beyler. Ben şahsen netten dahil olmak üzere birkaç insana okuttum ve gelen yorumlar benimkilerle aynıydı. Yani İngiltere’ye ya da Amerika’ya kaçsanız da kendinizi geliştirmediğiniz sürece erkek üzerinden para kazanan kadınlardan, kadının kendi başına karar veremeyeceğini düşünen erkeklerden kurtulamazsınız. Sizlerden tek ricam kitabı satın almamanız. Her durumda korsana karşıyım ama biliyorsunuz bu kitap fanfiction’ın basılmışı. Üstelik okuyucuya öyle değer verilmiyor ki üzerinden bir kere bile geçilmemiş. Sözde Seattle’da geçmesi gereken hikayede onlarca İngilizlere ait kalıp duruyor. İndirin internetten okuyun. Cezasını ben öderim gerekirse. Yeter ki yayınevlerini böyle şeyler satmaları konusunda teşvik etmeyin. Rica ediyorum.

Daha Ana’yla Grey’in salaklıklarını anlatırdım ama sıkılırsınız. Sıkılmamak için şunu yapıyorsunuz, ebook olarak kitabı ediniyorsunuz ve içinde kaç defa inner goddess, crap, holy bir şey, oh my geçtiğini arıyorsunuz. Gördüğüm kadarıyla adet bu.

Mayıs 19, 2012 / axolotl

Colbran, the Muse — Joyce Didonato

Bloga dönmem için yoğun istek aldım. İnsanlar ev adresimi bulup kapımda köle oldular, dönmekten başka çare bulamadım. Sanıyordum ki eve çıkınca Borges’ten bile iyi okuyucu olacağım, ev kitap dolup taşacak. Yokmuş öyle bir şey, canım okumak filan istemiyor; ben de zorlamıyorum kendimi. Pulp fiction dediğin de uzun vadede iyi bir şey değil zaten. Üç-beş tane arka arkaya okuduktan sonra kirlenmiş hissediyorsun, iyi edebiyata karşı soğuyorsun. Tümden bırakmak en iyisi oluyor. Göndermeleri anlamıyorum, eşe dosta ayıp oluyor diye Tolkien eserlerini okuyorum sadece, arada bir Infinite Jest’i okumaya hallenip vazgeçiyorum. Neyse ki kurgu dışı şeylerle arayı kapatıyorum, roman karakterlerine psikanaliz nasıl yapılırmış öğreniyorum, suçluluk duygumu hafifletiyorum.

Böyle olunca burada anlatacak kitap olmuyor, Hobbit’i herkes okumuştur çünkü. O yüzden müzikten bahsedeyim dedim, azıcık da albüm filan tanıtayım, okuyan üç kişiden biriyseniz oturup dinleyin diye düşündüm. Ve işte karşınıza bununla geliyorum: Colbran, the Muse.

Öncelikle sanatçılarımızı tanıyalım. Joyce Didonato, şarkılarımızı söyleyen abla, bir süredir hayranlığından geceleri uyuyamadığım biri. Türkiye’de henüz ses uyandırmamasına rağmen son birkaç yıldır büyük opera salonlarının en çok aradığı isim. Geçtiğimiz aylar içinde bir adet Grammy alıp tarihe bu ödülü alan ilk opera sanatçısı olarak geçti. Kendi adıma mutlu olarak söyleyebilirim ki mezzo sopranoların daha revaçta olduğu bir dönemdeyiz şu anda, tizler kolaratur pasajlarla fink atmanın iyi yorumculuk anlamına gelmediğini anlamışız herhalde. Zaten Joyce da tizleri son derece başarılı olan, Elina Garanca gibi sadece peslere oynayıp olgun kadın imajından sıyrılamayan biri değil. Kısa boyu, sarı saçları ve kocaman mavi gözleriyle; bunlara ek olarak ’66 doğumlu olmasına rağmen çocuksu kalabilen kişiliğiyle en uçarı rolleri bile canlandırabiliyor

Didonato çoğu kişinin hafızasında İngiltere’deki Covent Garden’da Rossini’nin benim en sevdiğim operası olan Sevil Berberi’nin sıradışı gösteriminde yer etti. Son derece minimalistik ama renkli bir prodüksyon olacağı belliymiş ama gelin görün ki operanın ilk gecesinde Joyce sahnede bacağını çat diye kırıvermiş. Show must go on prensibine dayanarak acı içinde olsa da koltuk değneği yardımıyla geceyi bitirmiş. Buraya kadar normal. Ama insanlar normal olarak en iyi mertebesine yükselmiyorlar biliyorsunuz. Yedek  sanatçıyı devreye sokacağına pembe bir alçı, pembe çiçek takılmış bir tekerlekli sandalye ile ertesi gün sahnede boy göstermiş yine Joyce. Dudaklarınızı bükmeyin hemen, ilk duyduklarında “o kadar da olmaz” diyen insanlar performansı izleyince ne kadar da güzel oturduğuna şaşırıyorlar. Operanın doruk noktası ise operada yer alan ve Rosina karakterinin “ayağımı çarptım” dediği recitative. Merak edenleri buraya alalım:

Joyce Didonato bel canto denilen rolleri çok da güzel söylüyor ama sık sık birlikte sahne paylaştığı Juan Diego Florez gibi seçici değil. Rossini, Haydn, Strauss demeden sesinin yettiği her şeye varım diyor. Tabii bel canto’nun ne demek olduğuna dair kesin bir anlam yok. Burası da opera severlerin uğrak mekanı olmadığı için azıcık anlatsam sorun olmaz herhalde. Bel canto kelime anlamıyla güzel söyleme anlamına gelse de bunun muallak bir kavram olduğu ortada. Teknik terim olarak Rossini, Donizetti tayfasının oynak pasajlarının rahatça söylenmesi gibi bir şey çıkıyor ortaya. yani notalar arası geçişlerin kolayca söylenmesi gibi. Anlayın işte. Anlayamadıysanız yukarıdaki videoyu izleyin.

Albüme gelelim artık bence. Tamamen Rossini aryalarından oluşan bir albüm ki eğer operaya yabancı iseniz harika. Rossini kolay dinlenebilşr, herkes tarafından sevilebilirdir. Üstelik kendisini önceki bestecilerden ayıran en güzel şey müzik ve sözlerin birebir gitmesidir. Yani sözler hangi duyguyu anlatıyorsa müzik buna göre şekillenir. Bu size normal gelebilir ama barok operalarını incelerseniz “haydi çember olup mutluluktan zıplayalım” havasındaki bir müziğin üstüne “bana ne hakla kesik kafa getirirsin bre ahlaksız” gibi güzel sözler konduğuna şahit olabilirsiniz. Böylece İtalyanca bilmemek gibi bir sıkıntınız kalmıyor, ne diyor anlamıyorum diye kafayı yemenize gerek yok.

Colbran, the Muse ismi ise Rossini’nin o zamanki metresi Isabella Colbran denen İspanyol afetinden geliyor. Kendisi için yazılan rollere bakılırsa dramatik soprano ya da tizleri sağlam bir mezzo soprano olduğu tahmin edilen bu kadın Rossini’nin kalbini çalıyor ve besteci bütün primadonna rollerini ona adıyor. İyi de yapıyor. Didonato ise hem yetenekli hem de akıllı bir kadın oluğundan sesine uygun bu aryaları toplayarak ne kadar muhteşem olduğunu gösterip konseptli bir albüm ortaya çıkarıyor. Albümde Rossini’nin Armida, Semiramide, Otello ve La donna del lago gibi operalarından aryalar var. Yani komik operalar pek yok, daha dramatik eserlerle karşınızda. Bu demek değil ki sıkılacaksınız, parçalar inanılmaz heyecanlı. Daha önce operayla haşır neşir olmadıysanız bence başlamak için ideal. Olduysanız zaten Joyce Didonato’nın sesine hayran olmanız için şart. En azından youtube’den filan albümün ilk parçası olan D’Amore al dolce impero’yu mutlaka dinleyin, insan sesinin neler yapabileceğine şahit olun. Etrafta Mariah Carey’nin 7 oktavlık sesi olduğuna dair gerizekalıca iddialarınızla dolaşmayı kesin. Ve lütfen bir iki dakikanızı ayırıp yaklaşık bir saatte bestelenen, sözleri alış-veriş listesinden daha derin olmayan şarkıları söyleyen nota okumadığı, enstrüman çalmadığı yetmezmiş gibi tek işi şarkı söylemek olduğu halde onu da beceremeyip sesini bilgisayar ortamında düzelttiren şarkıcıların milyonlarca satıp ordu kurabilecek kadar çok ve deli hayran kitlesine sahipken Joyce Didonato ve onun gibilerinin en az 4 dil bildiği, gittiği her ülkede o dili konuştuğu (İtalyanca, Fransızca, Almanca ve İngilizcesini duydum, fazlası da varmış), 10 yılı aşkın eğitim aldığı, yüzbinde bir bulunan yeteneğe sahip olduğu, günde saatlerce çalıştığı, sadece müzik değil oyunculuk, mimik gibi alanlarda uzman olduğu gerçeklerini düşünün. Didonato’nun popsuyla bile besteleyebileceği parçalardan 3 tanesiyle ünlü olmuş bir rock grubunun biletleri 10 günde biterken en az Didonato kadar yetenekli bir mezzo olan Angelika Kirchsclager’in dün akşam olacak konserinin biletleri yeterince satmadığı için iptal edildiğini hatırlayın. 30 lira gibi bir paraya bileti çok görüp festivallere servet harcayanlar olduğunu bilin. Kimsenin müzik zevkine karışmaya hakkım olmadığını biliyorum ama bu insanların her ortamda birilerini kezban, cahil ve kültürsüz diye yaftaladıklarını hatırlayın lütfen. AKM açılsın diye yüksek perdeden nutuk atıp hali hazırda yapılan sanat etkinliklerine burun kıvırdıklarını, sanatın ancak birileri tarafından görülünecekse zaman ayırmaya değer olduğunu düşünen insanların çoğunlukta olduğunu bilin.

Şubat 22, 2012 / axolotl

1Q84

Geçtiğimiz yılın en çok beklenen kitabı olur diye düşünüyordum 1Q84 için fakat görüldüğü kadarıyla o rolü Steve Jobs’un yaşam öyküsü kapmış buralarda. Başarı öyküleri seviliyor tabii, sonuçta kimyacısından antropolijistine herkesin hayallerinde CEO olmanın yattığını biliyoruz. Üniversite mezunu olmayıp yıllarca okuyan insanları emrinde çalıştıran insanlardan ümit topluyoruz. Yanlışımız burada işte. Elalemin özel hayatına merak salacağımıza ünlü bir yazarın uzun süredir çevirisi beklenen ve çılgınlar gibi merak edilen kitabını okumayı tercih etseydik yetenekli bir yazarın para kazanmak için ne yaptığını birinci elden görecektik.

Biraz ağır oldu, farkındayım ama böyle itici girişler yapmayı seviyorum. Murakami’nin aksine. Kendisi zaten çok beğenmiş olduğumuz girişini 1Q84’te tekrar kullanmaktan çekinmemiş. Son derece sıradan bir durum içinde olan (ya da bu durumda görünen demek daha uygun olur) pratagonist, arkada beliren klasik müzik (ki biraz daha kötü niyetli bir insan olsam bu müzik kullanımını romanının film yapılmasını istemeye bağlayabilirim) ve sıradanlığı bozan en ufak bir hareketin başkaca tuhaflıkların geleceğinin habercisi olması… Wind-up Bird Chronicles’ta popüler ve kolay dinlenebilir olan (eleştiri niyetinde söylemiyorum) La Gazza Ladra’nın yerini son derece sofistike olan Janacek’in Sinfonietta’sı almış bu sefer. Hanım karakterimiz Aomame taksinin ve tıkanmış trafiğin içindeyken radyodan bu müziği duyuyor (Murakami’ye not: Kaç kişi Sinfonietta’yı ilk notalarından tanıyabilir diye merak etmişsin, biri benim). Taksici Murakami’nin her romanındaki kişilerin dörtte üçünü oluşturan herkes gibi altıncı hissi kuvvetli bir adam. Biliyorsunuz, bir Murakami romanı bitirdiğinizde gerçekliğe dönmeniz zaman alır. Yol tarifi bile sorsanız kehanetler beklersiniz karşınızdakinden. “Buradan elli metre git, ama eğer gidersen çok kötü şeyler olacağını bil” dememelerine şaşırırsınız. Taksici de üstüne düşeni yapıp Aomame’ye eğer işi acilse o ilerideki merdivenden inebileceğini ama yaptığı şey normale aykırı olduğu için devamında işlerin normal gitmesini beklememesini öğütlüyor. Halbuki işler zaten sandığımız kadar normal değil. Aomame’nin yan işi eşlerine gerekli saygıyı göstermeyen erkekleri buz kıracağı ile öldürmek çünkü. Bu noktada başlangıcı sevdiğimi belirtmeliyim. Roman fantastik olsa bile peri masalı olmadığının uyarsını hemen yapılması doğru bir hareket. Kadın katillere sempatim büyüktür.

Öte yandan ilk sayfalarda Murakami değil de acemi bir yazar okuyormuşum hissine de kapıldım. “Sık gülümsemezdi ama gülümsediği zaman bütün yüzüyle yapardı” gibi dudak büktürecek cümleler, üç yüzüncüsüne hiç de ihtiyacımız olmayan düşünüyorum öyleyse varım türevi “I move therefore I am” kitabın beni içine çekmesini ciddi bir şekilde engelledi. Böyle olunca da iki günde bitiririm dediğim kitaplar üç ay ertelendiler. En sonunda evden çıkmak istemediğim iki-üç gün boyunca kendimi biraz zorladım. İlk kitabın ilk yarısından sonra biraz daha iç açıcı görünüyor her şey. Önceki romanlarını okurken oluşan merak duygusu geri geliyor. Murakami’nin farkı büyük bir olasılıkla “Ne olacak acaba?” gibi bir meraktansa “Daha ne olabilir ki?” dedirtmesi insana.

Kitabı özetlemek istemiyorum çünkü birincisi, çok uzun sürer. İkincisi, özetlenecek bir roman da değil zaten. İki ayrı bakış açısından yazılıyor. Tengo ve Aomame, yıllar önce aynı ilkokula gidip bir el tutuşma dışında iletişimde bulunmamalarına rağmen birbirlerine aşık insanlar. Bu şekilde romana son derece saçma ve gereksiz bir romantizm serpiştirilmiş oluyor. İkisi de bir şekilde Scientology’yi fena halde andıran bir tarikatle haşır neşir oluyor ve biz okuyuculara da yaşadıkları pararel evrenimsi 1Q84 içinde buluşmaya çalışmalarını izlemek düşüyor. Murakami reşit olmamış kızlara olan sevgisini bu sefer soru işaretsiz soru soran Fuka Eri ile gösteriyor, ki kendisi Air Chrysallis’i yazan, romana sürreal boyutunu kazandıran ve en çok sevdiğim karakter.

Roman hakkında sevmediğim bir diğer şey ise Murakami’nin sadık okuyucusunu sallamayıp bol reklamlı, çok satan ve kolay anlaşılır romanlar okuyan kesime hitap etmeye çalışması. Hiçbir şeyi üstü kapalı bırakmamış bu sefer, her türlü ayrıntıyı açık seçik anlatmış belki aptal okuyucu vardır diye. Doğal olarak gerçek okuyucuyu gereksiz yere boğmuş. Ushikawa gelip kibar teklifini yapıyor, bir sayfa sonra Murakami okuyucuya “Yok aslında tehdit etti bak” diye iki paragraflık açıklama yapıyor. Tengo ve Aomame’nin düşünceleri ayda yılda bir kitap okuyan okuyucuyu analojilerle, betimlemelerle yormamak için italik olarak ayrıca yazılmış. Harry Potter serisinde bile bu kadar italik bölüm göremezsiniz doğrusu. Sonra taraf olmanın son derece kolay olduğu etik tartışmalar seçmiş. Silahların kötülüğü, tecavüz, kadına şiddet, çocuk istismarı gibi dünyanın en iğrenç insanı değilseniz mutlaka karşı olacağınız konuları kullanarak iyi-kötü yaratması romanı basitleştirmiş.

Üstelik önceki kitaplarına olan benzerlikler romanı “tipik bir Murakami romanı” değil de taklitmiş gibi göstermiş. Kediler, kehanetler ve spagetti her kitabında sevdiğimiz unsurlar ama zerre hırslı olmayan, maddiyata önem vermeyen, politik görüş belli etmeyen sıkıcı erkek karakter beni bıktırdı biraz. Üstelik de her romanda bu karakter böyle fikirsiz, ot gibi bir insan iken büyük şirketlere, yakuzalara, politikacılara ve tarikatlere birden savaş açıyor. Bu gökyüzünde iki ay olmasından daha az gerçekçi bir şey. Eğer Murakami okuruysanız sürekli önceki kitaplara göndermelerle karşılaşacaksınız bu şekilde. Aomame’nin güvende hissetmek için beyzbol sopası edinmesi, Ushikawa’nın ismiyle, çirkinliğiyle ve dahi yaptığı aracılık işiyle varolması arada bir elimdeki kitabı kontrol ettirdi Wind-up Bird Chronicles’ı mı okuyorum acaba diye.

Biraz fazla kötülemiş olabilirim tabii. Çok sevdiğim şeyler de oldu. Mesela Aomame’nin kendini safe house’a kapattıktan sonraki dönemi çok zevkliydi. Air Chrysalis kesinlikle harika bir hikaye. Yine az okuyan kitleyi memnun etmek için minimumda tutulmuş kısa hikayelerin arasından Kedi Kasabası çok etkileyiciydi. Little People’ın “Ho-ho”ları, kapıya dayanan NHK ücreti toplayıcısı hoş bir şekilde tüyler ürperticiydi. Maza ve Dohta ilişkisi çok ilgi çekiciydi (Sizlere not: maza ve dohta Japonca’da anne ve kız kelimelerinin okunuşu). Tarikatın çocuklara sevgi gösterilmeyişi ve en ufak hatalarında küçük odaya kapatılmaları, en büyük erdemin hayvanlar gibi çalışmak olduğunun öğretildiği yönleriyle Scientology’ye benzemesi güzeldi. Ama Tengo’nun 17lik kızla ilişkiye girmesi buna rağmen kız arkadaşından her bahsettiğinde “elder girlfriend” terimini kullanması, babasının hemşirelerinin aradaki on yaş farka verdiği tepki kötüydü. Murakami’nin Amerikan edebiyat sevgisine göre Orwell ve Çehov kullanması benim açımdan hoş değildi. Çehov’un söylediğinin aksine görünen silahın patlamaması, romanın başında bahsedilen Tengo’nun aklına ansızın gelen annesinin anısının bir yere bağlanmaması güzel bir ayrıntı olmuş. Fakat son ludmilla‘nın dediği gibi çok kesin olmuş. Kısacası Murakami herkesi memnun edeceğim diye elindeki güzel materyali boşuna harcamış. Mümkünse bir dahaki sefere daha az ucuz romantizm ve politikalı, daha çok kedili ve ara hikayeli bir roman bekliyoruz.

PS. Fuka Eri cam kenarına karga geldiğini söylerken dev gibi bir karganın benim cam kenarıma gelip evin içini gözetlemesi nasıl bir tesadüf bilemiyorum. Cam kenarına koyduğum peynir ve cevizler tabii ki etkili ama o anı seçmesi çok değişik oldu. Kendisine teşekkür ediyorum.

Ocak 20, 2012 / axolotl

Önyargılarınızı güçlendirin.

Bütün gün evine kapanıp dış dünyaya uzak kalan şanslı insanlardan değilseniz büyük bir olasılıkla sürekli yeni insanlarla tanışıyor olmalısınız. Bu da hoş bir şey değil tabii; konuşacaksınız, dinleyeceksiniz daha da kötüsü anlamaya çalışacaksınız ve vereceğiniz değeri hak edip etmediğine kanaat getireceksiniz. Ola ki yanlışlık yaparsanız ileride rahatça “Ben zaten hep hak etmeyen insanlara değer veriyorum.” deme şansınız oluyor üstelik. Fakat modern insanın her tanıştığı insan için öyle konuşacak, karşısındakinin saçma sapan düşüncelerini ve hayallerini dinleyecek zamanı yok. Bu yüzden modellemeyi bulduk işte. İnsanları konuşmasına, ayakkabısına, yürüyüşüne, Starbucks’ta kahvesini nasıl aldığına göre modelleyip beğenmediklerimizi en baştan eleyerek vakit kaybından kurtuluyorsunuz. E, ben de bu konuda görevimi yapayım, en azından sevdiği kitap ve yazarlara göre insanları modelleyeyim dedim. Böylece basit bir “En sevdiğin yazar kim?” sorusuyla yeni tanıştıklarınızı acımasızca yargılayabilir, hayatınıza girmeden atabilirsiniz onları. İşte buyrun:

Orwell, George: Öncelikle umarım “soyisim – virgül -isim” karizmasını farketmişsinizdir; hep yapmak istemiştim. Orwell hayranları konusunda uzman olduğumu bile söyleyebilirim. Zamanında bir edebiyat dersi için sırf bu konuda akademik olmaktan son derece uzak bir paper yazıp hocadan özel tebrikler kabul etmişliğim var. Orwell hayranı insanlar -ki bunların çoğu distopik edebiyat tutkunu olduklarını iddia ederler. Bu da ayrı bir salaklıkları. Konusuna, temasına göre yeni janrlar yaratmak yasaklanmalı.- en çok realist olmaları ile övünürler. Gizli güçlerin bizi nasıl da yavaş yavaş uyuttuğunun farkında olan azınlık olmaktan sapıkça bir gurur duyup her fırsatta romantizmi lanetlerler. Anlayacağımız komplo teorisyeni berberin bir-iki sınıf atlamış versiyonları oluyorlar. Boş bakışlarınıza aldırmadan Orwell’in yıllar öncesinden 1984 yılını nasıl da muhteşem bir ilerigörüşlülükle betimlemesinden bahsedip dururlar. İş edebi yönüne gelince ki asıl önemli kısmı o, işi genelde “Bak çok güzel bir dünya yaratmış. Bak!” diye kıvırabilirler. Eğer günün birinde bir zahmet Huxley’nin Brave New World’ünü alıp atlaya zıplaya okumazsa büyük bir olasılıkla Orwell kitapları bütün hayatı boyunca okuyacağı şeyler olacaktır.

Şafak, Elif: Benim araştırmalarımda bunların arasında erkekler hiç görülmedi. Hepsi kadın. Kafalarında çok kesin çizgilerle belirlenmiş bir modern kadın anlayışı var. Her türlü sanatsal aktivite mutlaka takip ediliyor mesela. Bankaların promosyonlarıyla gelen resim sergilerine, klasik müzik konserlerine, DOT oyunlarına ve İstanbul Bienaline muhakkak gidiyorlar, akşam eve geldikleri gibi bloglarında bütün övgülerini yazıyorlar gördükleri şaheserler için. Sanat tarihi öğrencilerinin iki yıllık eğitimden sonra anladıkları kübik resimlerini, konservatuar hocalarının bile ağır ve sıkıcı buldukları Paganini varyasyonlarını ne ara anlayacak kapasiteye geldğini sorgularsanız cazgırlaşabiliyorlar. Edebiyatı da Elif Şafak ile takip ediyorlar işte. En sevdikleri şey konuşurken Elif Şafak’ı herkesten önce bildiğini, Baba ve Piç’i nasıl da sevdiğini ama sonradan hem ayağa düştüğünü hem de kötü yazdığını araya sokuşturuvermektir. Kendisini kuaförlerde, cafelerde ve hatta en iyi arkadaşınız olarak size okumanız için Aşk’ı önerirken görebilir, dehşete düşebilirsiniz.

Dostoyevski: İşte en sevdiklerim! Şanslıyız ki Türkiye’de bunlardan çok var. Çeşitli mecralarda Dostoyevski’nin gelmiş geçmiş en iyi yazar olduğu iddia edildiği için müthiş bir özgüvenle çıkarlar yollarına. Halbuki aynı şeyler, hatta fazlası Shakespeare için de söyleniyor. Ama biliyorsunuz Shakespeare okumak öyle kolay değil: Suç ve Ceza’dan başka kitap okumayıp ortada Dostoyevski yaranı olarak gezmek varken. Bu tipler sözlüklerde, Facebook sayfalarında en sevdikleri yazar olarak böyle Fyodor Dostoyevsky yazarlar sanki başka bir Dostoyevski ile karıştırılma ihtimalleri varmış gibi. Daha ciddi görünmek isteyenler Rus edebiyatına bayıldıklarını söylerler sanki uçsuz bucaksız bir şeymiş gibi Rus edebiyatı. Ama işte Türkiye’de Rus edebiyatı güvenli bölge, Dostoyevski seven insan her yerde kabul görebilir. Halbuki madem o kadar meraklısın nerede okuduğun Tolstoylar, Gogollar diye sormayın. Savaş ve Barış’ı anlatırken ağzından Audrey Hepburn çıkarsa yanlışlıkla sizi öldürmek zorunda kalabilir.

Bir de bunlara sorarsanız eğer mutlaka ileride bir gün kitap yazmak istediklerini söyleyeceklerdir. Bağlaçları ayrı yazmayı bilmek dışında dil ile, bildiğiniz gibi Raskolnikov dışında da edebiyatla ilgisi yoktur ama olsun. Ay hatta bir de “Tabii Dostoyevski gibi bir şeyler yazamam ama Twilight gibi uyduruk bir şey de değil.” filan derler, hatırladıkça gülüyorum vallahi. Twilight’ın parlayan vampirlerine kurban olsun bunlar.

Austen, Jane: Şimdi günümüzde en sevdiği yazarın Jane Austen olduğunu söyleyen insanın asıl en sevdiği yazarın Helen Fielding olduğunu bir kabul edelim önce. Çoğu Persuasion’ı okumamışlardır mesela, ne gerek var ki? Önemli olan sabah akşam Mr Darcy yatıp Mr Darcy kalkalım. Bazı para düşkünü yazarlar bu tipleri farketmiş olacaklar ki modern kadının Pride and Prejudice evrenine düşmesi konulu kitaplar, senaryolar yazmışlar; bir takım iğrenç Jane Austen polisiyeleri üretmişler. Gerçi bizde daha popülerleşmedi bu tarz şeyler ama kitaplar hakkında konuşmaktansa kitap okumayı ne kadar sevdiği üzerine döktrmeyi tercih eden tiplerdir. Bloglarında bol bol battaniyeli, eskimiş ciltli kitaplı ve kahve fincanlı sepia fotoğraflara rastlayabilirsiniz. Arkadaşlık kurmak isterseniz (neden isteyesiniz ki?) “Ay ben de keşke kendi Bay Darcy’mi bulabilsem!” demeniz kafi. Samimiyetlerine inanmak istiyorum çoğunun ama nedense lisede Austen kitaplarını okuyup sevdikten sonra George Eliot’a geçme zorunluluğu var bence. Yoksa olaylarının edebiyattan çok aşk meşk olduğunu düşünüyorum.

Atay, Oğuz: Bunlar da çok hoşlar! Çoğu mühendis. İleride zengin olarak diğerlerine fark atamayacağını farkeden öğrenciler daha doğrusu. Zorunlu edebiyat dersleri sayesinde okdukları Tutunamayanların ışığında fark atmak için diğerlerine yeni bir yöntem buluyorlar. Hemen kendini kitapta bulmak, bu dünyayı kaldıramayacağını farketmek ve herkese ama herkese bunu söylemek, mutsuzluğunu ve beceriksizliğini fazla derin olduğu için bu yüzeysel dünyaya uyum sağlayamadığına bağlamak gibi. Çok fazla irdelemeyin. Kitabı okuyup beğendiğinizi de söylemeyin zira başkalarının aynı kitabı okumuş ve etkilenmiş olmasından hiç hoşlanmıyorlar. Okuyup beğemediyseniz de söylemeyin, arkadaşlığı kesiyorlar (aslında bence, söyleyin.). Biraz daha zengin versiyonları Robert Kolej’e filan gittikleri için Salinger seviyorlar, biraz daha çekilebilir insanlar tabii kıyasla.

Palahniuk, Chuck: Bunlar hakkında söylenmiş çok şey var. Ne bileyim, Fight Club’ı kutsal kitap gibi görür ama gidip üzerinde Fight Club yazan tişörtlere, zımbırtılara para verir, Starbucks ve Ikea hakkında söylenip dursa da orta düzeyde bile bir modern dünya eleştirisi yapamaz filan. Benim söyleyeceğim tek şey eğer liseyi bitirdiyse gerzeğin tekidir.

Marquez, Gabriel Garcia: Eğer hayatınız boyunca Nobel ödüllü iki yazar okuyorsanız ve bunlardan bir tanesi sizin cici ülkenizin şanlı tarihi hakkında harika şeylerin dışında bir şeyler söyleyip sizi üzüyorsa ötekini en sevdiğiniz yazar olarak göstermeniz kadar doğal ne olabilir ki? Kabul etmek gerek, Marquez hakikaten de iyi bir yazar ama ben bir türlü milyonların bu kadar hayatlarının baş köşelerine koymasını gerektiren unsuru göremiyorum. İnsanların çoğunu Düz Adam’ın oluşturduğu bir toplumun büyülü gerçekçilik denen türe böylesi bir hayranlık göstermesi normal gelmiyor bana. Ama gencim, anlamasam da eleştirmek benim görevim. Aynı Dostocular gibi bunlar da Latin Amerikan edebiyata düşkünlükleriyle bilinirler. Borges’in söylediği bir-iki karizmatik laf, Cortazar için Pablo Neruda’nın yaptığı şeftali benzetmesi ve belki de Bolano’nun ölümü dışında pek söyleyecekleri yoktur. Benim gibi Cortazar aşığı bir insan için çok acı verici diyaloglar çıkabiliyor bunlarla karşılaşıldığında. Böyle heyecanlanıyorum Cortazar seven başkasıyla karşılaştığım için; Bestiary, Silvia filan diye konuşuyorum ve sürekli aynı cevap: “Zaten Pablo Neruda…” Bari en azından Neruda’dan bir şiir okusalar ama o da yok.

Rand, Ayn: Bütün dünyada iğrenç insanlar olarak bilinirler, güzide ülkemiz de bunlar arasında istisna olmamalı.

Carroll, Lewis: Çocukluğundan beri Alice Harikalar Diyarında’ya hayran olan insanlar. Ama çocukluğundan beri. Lütfen. Siz Tim Burton’la sevmiş olabilirsiniz ama onlar değil. Çünkü beyaz tavşan, kupaların kraliçesi, humpty dumpty, filan, falan. Sanki hanımefendiler kusursuz İngilizce ile doğup bütün kelime oyunlarını şak diye gördüler. İngiltere tarihi konusunda uzman oldukları için göndermeleri elleriyle koymuş gibi buldular. Böyle bir çocukluk geçirdikleri için hala oraya buraya kitabın ilüstrasyonlarını iliştirip çok zengin bir iç dünyaları olduğunu kanıtlamaya çalışıyorlar. Biraz daha frankafon versiyonları Küçük Prens için aynı muameleyi yapıyor. Hiçbirini de ellemeyin.

 

Bu arada eğer blogumu düzenli olarak okuyorsanız ve yukarıda sözünüz geçiyorsa lütfen üstünüze alınmayın. Zaten çok az okuyucum var. Oldu mu?